Gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen Divanyolu hayli kalabalıktı. Asırlık çınarların yapraklarını savuran rüzgârın refikliğinde ikindiden önce yaşadıklarını düşünüyordu. Yavuz Selim’de karşılaştığı adam ve derinden sarstığı sözleri yeniden aklına düştü.
“Ömer olarak geleceğiz. Sonra Selahaddin daha sonra Yavuz olacağız. Lakin bir gün elbet geleceğiz. O güne kalan sadece bir lahzadır, bir andan fazlası değildir. Yüzyıl önce suni sınırlarla bölüp parçaladıkları Ümmet, yeniden toparlanacak ve Gazze’nin enkazında kalan kardeşlerinin öcünü mutlaka alacak.” demişti.
Gayriihtiyari sağa sola baktıktan sonra adamın verdiği tozlu ve yıpranmış defteri çantasından çıkardı. Başlıkta “Silahşorun Notlarından İstifadeyle” yazılmıştı.
-Allah Allah, kimdi bu Silahşor? diye geçirdi içinden.
Ayasofya ve Sultanahmed’in gölgesinde serinleyen Firuz Ağa’nın yanından geçerek az ilerideki havuzun önünde bulunan banklardan birine oturdu. Ay bugün sanki daha bir aydınlıktı. Şehrin ışıklarından seçilemeyen yıldızlar, sanki daha bir parlak gelmişti gözüne…
Remle şehrinde seher vaktinin alacakaranlığında yağan yağmur, Sultan’ın ve yanında bulunan maiyetin kılıçlarının kınından toprağa damlıyordu. Yol boyunca Padişah’a eşlik edecek olan bin Yeniçeri ve beş yüz Sipahi hazırdı. Alay, sabah namazının edasından sonra arkalarında büyükçe bir toz bulutu bırakarak Kudüs’e doğru hareket etti.
![]()
Gün boyu çatlatırcasına at süren kafile, ikindiye doğru Kudüs önlerine ulaştı. Övgüye mazhar olmuş şehrin sur duvarları önüne kurulan Otağı Hümâyun’unda bir lâhza istirahat eden Padişah, akşam namazını eda etmek üzere çadırından ayrıldığı sırada Mescid-i Aksa avlusunda hummalı bir hazırlık vardı. Avlu, on iki bin kandilin yanmasıyla bir anda gündüz gibi aydınlandı.
Müslim ve Gayrimüslim tebaanın coşkusuyla Mescid-i Aksay’a gelen Sultan Selim, akşam namazını Kubbetü’s-Sahrâ'da eda ettikten sonra “Rumman-ı Davup Nebi’yi, Nahl-ı Hamza’yı ziyareti akabinde Hacer-i Sahre’nin on üç basamak altına inerek iki rekât hacet namazı kıldı.
Hilal’in gölgesinde, on iki bin kandilin eşliğinde, dua ve zikirle geçen vaktin akabinde, yatsı ezanı; huzurun, eminliğin ve emânın bahşettiği zamana karşı, yüzyıllar sonrasına yankılandı. Gün yerini geceye devrederken Sultan, Otağı Hümayun’una avdet eyledi. Yarın yeni bir gün olacaktı, hiç şüphesiz.
Güneş kadim şehrin semalarını aydınlatırken Kudüs, Hâdimü’l Haremeyn’ine, yeni muhafızına kapılarını ardına kadar açmıştı.
Mescid-i Aksa ziyareti sonrası Kıyamet Kilisesine doğru ilerleyen Padişah’a, meramlarını iletmek üzere gelen Gayrimüslim tebaa “Hz. Ömer’den bu yana devam eden İslam hakimiyetinde kullanageldikleri Mabetlerini, bundan sonra da kullanmak istediklerini ifade ettiler.” Yavuz Sultan Selim ferman eylediği İmtiyaznâmesinde “Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyûbi zamanında verilmiş olan haklara ilaveten, Kudüs şehri Osmanlılarda kaldığı müddetçe verilen bu imtiyazın geçerli olduğunu, kim ki bu hakları ihlal ederse Allah katında suçlu olacağını buyurdu.”
Etrafı bereketli kılınan nebiler şehrinden ayrılırken, dört yüz yıl daha sürecek olan sükûnetin tohumları böylelikle atılmıştı.
Ayrılık vaktine müteakip gelen Kurban Bayramı’nı geçirmek üzere Gazze’ye hareket eden Sultan Selim, 1517 yılının Kurban Bayramı’nı; Akdeniz’i olabildiğince kucaklamış, mert insanların yaşadığı ve her bir yanı mamur olan Gazze şehrinde karşıladı. Bayram sonrası El Halil’e giderek Hz. İbrahim başta olmak üzere diğer Peygamberlerin kabirlerini ziyaret etti.
Şimdi O’nu ve ordusunu; geçilecek bir Sina çölü, Ridaniye’de yapılacak bir muharebe ve kurulacak yeni bir nizam beklemekteydi.
Defterin son sayfası bittiğinde bir seda yükseldi Ayasofya’dan. Onu Sultanahmed takip etti. Bir anda Dersaadet’in dört bir yanı ezan sesleriyle dolmuştu. Yeni bir güne uyanmanın habercisi olmalıydılar.
Paltosunun yakalarını bir araya kavuşturup Ayasofya’ya doğru ilerlerken, Yahya Kemal’in Selimnâmesi’nin şu mısraları geldi aklına
“Hakka ki ser-firâz-ı cihân oldu tûğlar
Fermân-dih-i zamânü mekân oldu tuğlar”
Emin Karataşlıoğlu
Amman
Ayvansaray, Balat ve Fener şeridinin üzerinde, Çarşamba ile Draman semtlerinin kesişim noktasındaki Fethiye Camine komşu, kadim bir geleneğin temsilcisi olarak günümüze ulaşan İstanbul İmam Hatipten mezunum. Akabinde Üsküdar'a geçip Atik Valideden inen sokakta, Sinan'ın son külliyesinin şifahane bölümünde yerleşkesi bulunan Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesinde Tarih okumak nasip oldu.
Yazmamın sebebi; bir anlam arayışının kalem ve kağıda yansıması olabilir. Keza yazdıkça var olduğumu hissediyorum.