Kıvrak zekâsı, keskin dili ve güçlü kalemi ile bildiğim üstat Necip Fazıl Kısakürek'in eserlerine göz attığımda, özellikle “Aynadaki Yalan” eserinde; “Üslup nedir, roman sadece gelişi güzel olaylar bütünü müdür, -eserin kendisi mi romandır- bir fikri, bir ideolojiyi anlatmaktan mahrum bir tür müdür, hayat dediğin nedir, yoksa yaşam dediğin zaten bir roman mıdır?” sorularıma cevap bulduğumu düşünüyorum. Ahmet dedemin – Evet, Ahmet deyince biraz tuhaf hissettirdi ancak çok fazla kullanılmasa da üstadın tam ismi Ahmet Necip Fazıl Kısakürek olduğundan bu şekilde hitap etmem aslında, aslıda gayet tabidir. Dede hususuna gelince bu topraklarda, çürümeye yüz tutmuş idealleri ihya ederek canını dişine takmış bir zâta “dede” demem abes olmazdı herhalde. Sonuç olarak az da olsa çok da olsa onun yeşerttiği fikirlerden nasiplenmişiz. Buna ilaveten fahri hemşerimdir, bu durum da haliyle samimiyetimi artırıyor .- hayatı film şeridi gibi akıyor gözümden, eser canlandıkça aklımda…
Eser demişken merhum Necip Fazıl’ın bir başka eseri kulağıma şöyle fısıldadı:
Beyoğlu'nda “Petrograd” pastanesinde oturuyoruz…
Burhan atılıyor:
-Bu bir eser mi?...
Peyami susuyor…
Mustafa Şekip düşünüyor…
Bir cevap verilmiyor. Bir teşhise varılamıyor. Eser olmaya hayır, bu bir sıradan eser değil!...
Şaheser olmaya gelince…
Acaba, o da ne demek?...
(Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kültür ve Araştırma Vakfı 4. Baskı Sayfa 154) Ahmet Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983))
Ahmet Necip Fazıl Kısakürek, -malumumuz- Türk edebiyatının en önemli şair ve yazarlarından, kalbime mürekkep damlatıp divit vurmuş bir şahsiyettir. Kaldırımlar şiiriyle “Kaldırımlar Şairi” olarak tanınmış, -aslında kendisi bu eserde vehimden, akıl çilesinden bahsetse de bazı kesimler tarafından “fakir edebiyatı” yaptığı zannedildiği için baya bir keyfi kaçmıştır- tasavvufla tanıştıktan sonra -ki bahis konusu eserde bunu gördüm- eserlerine derin manevi temalar katmıştır. Aynadaki Yalan, Bir Adam Yaratmak ve Reis Bey gibi eserlerinde insanın iç dünyasını -dünyamı-, vicdanını -vicdanımı- ve inancını -inancımı- sorgulamış ve sorgulatmıştır.
Aynı zamanda üstadın, Büyük Doğu dergisi vesilesiyle -ki kurucusu kendisidir, zamanında sürekli yaptırımlara uğramış, defaatle kapatılıp tekrar kurulmuştur. Nitekim bu husus artık resmen bir yaşam tarzı haline gelmişti -fikirlerini topluma duyurduğunu-incelediğim eserde bunu yakinen müşahede ettim. Hatırlarsanız önceden de kendime sormuştum; “hayat dediğin bir “roman” mıdır?” diye. Merhumun hayatı zaten bir roman, eserlerine de bunu ilmek ilmek işliyor, hırka örmek için yün gerekir, onun hayatı zaten bir yumak…- ve Türk düşünce dünyasında ben de dahil olmak üzere pek çok fertte kalıcı bir iz bıraktığını görüyorum.
Elhamdülillah mukaddimeyi geride bırakabildiğime göre artık kademe kademe yansımalardan gerçeklerin, gölgelerden aydınlıkların basamaklarına çıkabilirim.
Aynadaki Yalan… Eserin ismi ile başlamak istiyorum lakin bunu konuyu daha ileri bir safhaya almak daha mantıklı geliyor, yapacağım yorumumun gönül tahtımda daha oturaklı olabilmesi için…
Okumaya ilk başladığımda dikkatimi celbeden birincil husus üslup oldu diye tahmin ediyor ve öyle hatırlıyorum. Günümüz yavan diline o kadar alışmışız ki bu akıcılık insanı içine çekiyor. -Sayfalara hayranlıkla bakakalmıştım, üstadın şairliği her satırda zuhur ediyordu resmen- Necip Fazıl Kısakürek okuyarak, üstadın adeta bir gül olan dilinin, sadece sap ve dikeninden kurtulup, kızıl yapraklarına giriş yapıp, kokusunu alabilmeye başladım. İkincil bir husus da anlatım tarzının alışagelmişin üzerinde olmasıydı. Roman okurken genelde zihnin pek yorulmaz ancak bu esere ilk başladığımda akşam yatmadan evvel okuyor ve hiçbir şey anlamıyordum. Bu andan itibaren kitaba aynen bir felsefe kitabı okuyormuşçasına özen göstermeye başladım.
Naci; felsefe ile ilgilenen, hayatı ve anlamını sorgulayan -bu önermemi kitabın başlangıç kısmında direk t bulamadım, bu intibayı veren şeyin bana Naci’nin hal ve tavırları olduğunu anladım, ilerleyen kısımlarda bu durum çok daha bariz bir hal aldı- Doğu/Batı çatışması içerisinde yer alan bir gençtir. -Kısmen de olsa bu durumdan muzdarip olan şahsıma Doğu/Batı çatışmasını okumak iyi hissettiriyor- Bizi Hatçe ile tanıştıran, yazarımızın yaptığı betimlemeler, Naci gibi benim de nutkumun tutulmasına sebep oldu. Hatçe’nın babası zühd ehli mutasavvıf bir hocadır. Hayatının dönüm noktasını etkileyen nüanslar bu andan itibaren yaşanmaya başlar. Aynadaki yalan göz kırpar kendine. Özünden gelen -annesi dindardır- mayaya daha çok tutmaya başlar. O âna değin -literatürde ‘’sol’’ olarak geçen- diğer tarafa daha meyyal bir haldedir kendisi.
Batı fırkasını birincil olarak temsil eden şahıs Mine karakteridir. Bu kişinin Naci’ye olan platonik aşkı, ilerde onu deli divane eyleyecektir ve hazin bir sona doğru götürecektir. Malum Naci’nin kalbi; hoca kızı, aydan ak, gönüllerden kırmızı sevgisi ile Hatçe’ye aittir -Naci’nin Hatçe’den evvel ilişkisi bulunan kişiden pek fazla bahsedesim yok. Giden gitmiştir gittiği gün bitmiştir. Herkes gibi benim de hayatımda oldu böyle kişiler. Bunlar, yazdığım yirmi dokuz kelimeden fazlasını da hak etmemektedirler .-
Gel zaman git zaman, Doğu/Batı firakının arttığını, Naci’nin alenen Mine ve taraftarlarına karşı durduğunu, bu konular hakkında yazılar yazdığını, bütün meşakkat ve suubetlere rağmen, “idea”larını yayınlamak için uğraştığını görüyoruz. Hatçe ile ilişkileri gelişmiş, aileler dost olmuş; düğün, evlilik, çocuk, torun hayalleriyle bezenirler ki gönlünün tahtı Hatçe lösemi hastalığına yakalanır, bir umut acep iyileşir mi? Gözünün bebeği, kalbinin dört odası Hatçe, gözleri gözlerinde iken, yumar hayata gözlerini, -tam bu cümleyi yazdım, Naci’nin hüznü ile cem olan duygularım kalbimin surlarından işte böyle aktı- solup gider sözleri, aynadaki yalan kırpar gözleri, fısıldar sözleri… Saçta kalmadı muvazeneden tek kıl, vehimden biçare durmayan akıl,, artık hayat sadece bir çakıl… Mânayı arar özünde, kalbi yanar közünde, akmaz varlık gözünde… Yokluk vardır bitmeyen, nur lazımdır bitmeyen, Allah aşkı bilmeyen, neler çekti ömürden… -Hatçe’nin ölümü aslında şairin kalbine mıh, duygularına sel olan kardeşi Selma’nın/kız kardeşinin ölümünü ne kadar güzel tasvir/tahyil ediyor, üstat eserlerinde kardeşinin/kuzeninin ölümünü tasvir/tahyil ederken benim de onunla aynı duyguları hissetmem için karakterlere bağ kurmuş, onların gerçekten saadetini isterken öldürüyor, üstat sanki küçükken bu acıyı yalnız başına üstlenmiş gibi, bana “Gel acımızı paylaşalım’’ diyor-
Naci’nin kendiyle olan mücadelesi, bu eseri benim için şaheser kılan nükte. Ruh ile nefis, kalp ile akıl, şuur ile fikir hepsi birbirinden bağımsız, müstakil olarak hepsi birbirine hasım kesilmiş. Vehimden, akıl çilesinden, muvazeneyi kaybetmiş bir halde toparlanmaya çalışıyor. -Mateessüf ben bu eseri bu sıkıntılardan feraha erdikten sonra okuyorum ya da feraha erdiğimi sandıktan sonra. Çünkü bana öyle geliyor ki üstte Necip Fazıl Kısakürek’in ‘’Gel acımızı paylaşalım’’ sözünü, şimdi can-ı dilden ben ona söylüyorum. Kelimeler kalbime tercüman olmadığından bu kısımları hızlıca geçmek istiyorum- Hayata devam etmeye çalışan Naci -ve bu hüzn-ü elîme rağmen okumaya devam etmeye çalışan ben- için, sonuç olarak ‘’Aynadaki Yalanın’’ mumu, yatsı olmadan kalbiyle beraber sönmüş oluyor. Karanlıkları aydınlatan nura kavuşmasına pek de fazla bir vakit kalmamıştı…
Her şeye göğüs geren Naci, toparlanabildiği kadar toparlanıp ideallerini fikirlerini neşretmek için çalışmalarına devam eder. Nihayet gözünün ikinci nuru olan, dünyayı ihya edeceğini düşündüğü makaleyi (tezi) hazırlar. Profesörlere karşı muntazam bir sunum çıkarır ortaya. Makaleye ihtilaf edenlerin suallerini tek tek adrese teslim biçiminde cevaplandırır. Hiçbir kusur bulunamamasına rağmen işine gelmeyen profesörler, kararı bir hafta tehir ederler. Ardından makalenin reddedildiğini görmek, benim beklediğim muhtemel sonuç olsa da bu durum, yaşanmışlıkların üstüne, şahsıma gerçekten elem veriyor.
Kendi parası ve imkanları ile “Üniversiteden Reddolunan Makale” -reddolunan makaleden bana akan hülasa, benim gibi genç bir kaleme, usta, güçlü, keskin bir divitten akan siyah nurun, bulanık karanlık şuuruma aklık ve berraklık getirdiğini ihsas ettiriyor- ismiyle yayınlar. Naci’nin bu eseri halk tabanında çok fazla ilgi görür. Başlangıçtaki kartopu, çığ misali büyür ve Naci büyük bir şahsiyet olur. Avrupalardan insanlar Naci ile çeviri teklifleri ve iş görüşmeleri yapmak için ayağına kadar gelirler. Kendi gazetesi/yayınevi olur. İşin özü Anadolu’dan başlayan kıvılcım bütün coğrafyayı kasıp kavurur. -Bu cüz direk t bana Necip Fazıl'ın Büyük Doğu vesilesiyle fikirlerini ideolojilerini neşretmesini telmih ediyor- Bu olaylar esnasında Mine, Naci ile görüşmek için gelir. Platonik aşk denilen mefhumun; nefrete, kine dönüşüp püskürdüğü an işte bu andır. Alkolik kafa ile tehditkâr cümleler savuran Mine’ye karşı, Naci’nin tepkisi çok sert ve merttir. -Necip Fazıl’ın ‘’Yarattığı Bir Adam’’ olan Naci resmen benliğime altın tepside sunulan bir idol karakter profili- Naci sarhoş Mine’yi eve bırakmak için arabayla götürürken münakaşa devam eder ve Mine’nin direksiyona müdahalesi ile ikisi de boğaza fırlar…- Okurken en sık yaşadığım durum, bu adam aynı ben demek oldu. Kendi kendime sınav yapıyordum resmen. Naci’nin bir sonraki hal ve hareketlerini benim yapacağım hal ve hareketleri düşünerek tahmin ediyordum. Yaptığım mukayeseler hep ikimizin de neredeyse aynı kişi olduğunu gösteriyordu. Karakterler ile okuyucular arasında empati yaptırmak, müessirin temel hedeflerindendir. Diğer türlü eser sahibinin yaptığı her şey boşa gidecektir. Kimse vitrinde öylece duran mankenlere ehemmiyet, duygusal bir bağ ya da benzeri bir şey beslemez-
Naci bir hafta sonra gözlerini hastanede açar. Mine mevta olmuştur. Cinayet suçu ise Naci’ye patlamıştır. Suçları bertaraf ettikten sonra fikirlerini, ideallerini, anlatması için Avrupa'daki Milletler Arası Felsefe Cemiyetine davet edilir. Davete icabet sünnettir Naci bu daveti çevirmez. Orada öyle bir yargı dağıtır ki, yargıçlar selam dursun! -Hayatın getirdiği zorluklara, meşakkatlere, elemlere, hüzünlere rağmen, nasıl dik durulması gerektiğini yakinen öğrenmiş ve kesin olarak bilmiş oldum-
Bu sayfalarda yüzerken resmen ruhum küçük bir çocuk gibi hopluyordu tâki yirmi yedi kelimeden fazlasını değer görmediğim, anadan doğma çırılçıplak bulunan Belma karakteri ile tevacühüne kadar. Naci’nin konakladığı haneyi tespit edip içerde banyo yapıyormuş. Meclisteki konuşmasından etkilenmiş. Dünkü kedinin aslan olduğunu idrak edememiş, karşısında müstehcen tavırlar sergilemeye yeltenmiş. Naci’nin tavrı ise çok net… Belma’nın iskemle üzerine atılmış elbiselerini göstererek ‘’Giyininiz ve âşıklarınızın her halde kapısında nöbet beklediği garsoniyerinize koşunuz! Siz benim devremde erişilmez, elle tutulmaz bir tasvirdiniz; şimdi buruşuk bir kağıtsınız! Okunabilecek tek bir harfiniz kalmamış, lekeli bir kâğıt…’’ der.
Ruhumun coşkusu bedenime de tesir etmiş, bütün varlığım ile resmen uçuyordum. Şu ana kadar hep bu fikirleri ve ideolojileri anlatmaktan çekindiğimi fark etmişsindir ey gönül! Bu sonuca gerekir ki nefsime güzel bir izah vaciptir. Necip Fazıl Kısakürek’in kitap boyunca ilmek ilmek işlediği, resmen hayatının davasının mücmel bir hulâsası olan bu eserdeki bu meseleleri anlatmak hem sıvamın harcı değil hem de bu fikirleri özet bir biçimde anlatmak isterken yapacağım cımbızlama, hedefe giden doğruluk okunu şaşırtıp, önüne rastgele meçhulleri koymak olacaktır. Ne hedef doğru ne istikamet düzgün, yavan bir anlatım olacaktır. Kitabın asıl konusu tasavvuftur, böyle derin konulara benim gibi sığ, çömez bir kalemin dahil olmaya çalışması edebimize ters düşmektedir. Eser baştan sona kadar, ‘’Aynadaki Yalan’’ı, tasavvufu, İslam inancını, savrulan fikirlerimi, aklımdaki dünyevi/uhrevi o kadar çok soruyu hem aklî hem de kalbî olarak o kadar güzel izah etti ki, kitabın şahsiyeti vücût bulsa elini ayağını öpmek isterdim.
Bu kitabı asıl tavsiye etmemin sebebi de budur aslında. Sürükleyici bir hikâye ile acıları, duyguları, vehimleri, yalanları, gerçekleri, fikirleri, idealleri ve dini altın oranda harmanlayıp, aynı hayat gibi, olaylar eşliğinde parça parça şahsıma öğretmesidir. Eserin müessir tarafından bu yüzyıla ait ilaç reçetesi amacı ile yazıldığı düşüncesini bütün âzâlarım telkin ve tasdik ediyor.
Son olarak Eyüp Mezarlığının zirve noktasında bulunan Kaşgari Dergahı’na -Buraya gitmek nasip olmuştu elhamdülillah. Mezarlıktan geçip ölümü zikredip giderken cennetten bir bahçeye çıkmış gibi hissettiriyordu. Aynı zamanda Necip Fazıl'ın bizzat kendinin müracaat ettiği dergahtır. Ziyaretimin bir sebebi de bu idi- gider. Kaldığı karanlığı aydınlatan tasavvuf nuru ile yeniden ihya olur. Yeni hayat gâyem budur Allah muvaffak eylesin… Dua bitimiyle, Necip Fazıl Kısakürek’inde şiirlerinde idol olarak belirlediği zâttan, şu mısralar zuhur etti gönül bahçemde:
“...Sufilere sohbet gerek/ Ahilere ahret gerek/ Mecnunlara Leyla gerek/ Bana seni gerek seni…”
Nefsime bile olsa az ve öz konuşmak usûlden ve edeptendir, birbirimize hakkımız geçmesin, bu kaideye uymaya gayret ettik, vesselam.